Salonun mermeri, avizenin ışığını su gibi taşıyordu. Bu evde her yüzey bir aynaydı; kimse kimseye bakmadan herkes birbirini izliyordu.
Rujumu tazeledim. Aynadaki kadın benden bir adım öndeydi — bu ailede hayatta kalmanın ilk kuralı, kendinden önce gelen bir versiyonunu yaratmaktı.
“İmzalar sabah atılacak,” dedi. Sesi sakindi, tehditlerin en pahalı türü gibi. “Sen o masada olmayacaksın.”
Balo salonuna indiğimde müzik bir anlığına düştü. Maskeler kalabalığı eşitliyordu; yalnızca duruşlar konuşuyordu ve onun duruşunu her yerde tanırdım.
“Benden nefret etmeye devam et,” dedi kulağımın hizasında. “Yalnızca bu gece, aynı tarafta nefret et.”
Davetiyenin arkasında tek bir kelime vardı: Albatros. Ne bir imza, ne bir adres. Bu ailede bir ismin bu kadar sessiz yazılması, en yüksek sesti.
Camdan şehre baktım. Işıklar sıralı, sözleşmeler imzalı, herkes yerindeydi. Sanrı tam da böyle başlıyordu: her şeyin yerinde göründüğü an.